SARAYBOSNA (Hoşça kal Koca Yürekli Abdullah)
Saray Bosna, Balkan Ülkeleri´ndeki gezimizin son ülkesiydi. Rehberimiz gezdiğimiz her yerde özelikle Bosna ile ilgili daha on, on beş yıl önce yaşanan dramları her lafının içine sıkıştırarak anlatması bu ülke ile ilgili önemli bilgilerin sunulacağının kanıtı gibiydi.
Aracımız Karadağ´ın adını aldığı kara dağları arkasına almış Adriyatik Denizi´nin nemli havası çok aşağılarda kalmıştı. Dağların arasındaki kıvrım kıvrım ince yollardan otobüsümüz bir kuğu gibi süzülürken iki tepenin daralan yerinde Karadağ ile Saray Bosna´nın gümrük kapısına vardık. Rehberimiz ?´İnşallah bir Sırplıya denk gelmeyiz´´ diyerek gümrük kapısına vardığımızda fazla kimsenin olmadığını gördük. ?´ İşlemlerimiz inşallah çabuk biter´´ diyerek, rehberimiz Saray Bosna´ya giriş işlemlerini yapmak üzere arabadan ayrıldı.
Gümrük kapısında kimsecikler yoktu. Otobüsün içinden gerek gümrük görevlisinin gerekse rehberimizin el kol ve mimiklerle biri birlerine heyecanla bir şeyler anlattıkları açık bir şekilde görünüyordu. Bizlerde onların hareketlerini takip ederken bir şeylerin ters gittiğini anlıyorduk. Gümrük işlemlerini yapan görevlinin hain bakışıyla otobüstekileri kızararak süzdüğü dikkatlerden kaçmıyordu.
Artık olağandan fazla beklerken arkadaşlarımızdan bazıları homurdanmaya başladılar. Sonra rehberimiz arabaya gelerek bir şey alıp tekrar kulübeye gitti. Dosyanın içine bir şeyler koyarak tekrar görevliye uzattı. Biraz sonra işlemler hızlandı ve bize yol verdiler.
Rehberimiz arabaya gelince neden, işlemlerin uzadığını sorduk. Rehberimiz Aslan Yürekli Abdullah mikrofonu alıp anlatmaya başladı:
?´Arkadaşlar maalesef katı, alçak bir Sırp´a denk geldik. Otobüsteki turistlerin Türk olduğunu söyleyince kulaklarına kadar kızardı. Bunlar Türk adını duyunca (sesini kısarak) analarının k??ı görmüş gibi olurlar. Bunun için yapabilecekleri engelleri sıralamaya başladı. Bunlar nihayetinde satılık. Biraz rüşvet verince yolu açtılar´´ diyerek devam etti.
Çanakkale Şiir´i oku okumanın zamanı geldi. Bu topraklar aynen Çanakkale gibi. Her karışında kan vardır gözyaşı vardır. Çanakkale´de her taraftan yaklaşık beş yüz bin kişi ölürken burada yaklaşık iki milyon insandan beş yüz bin kişi katledildi. Şehit edildi. Diyerek Çanakkale Şirini okudu. Otobüsümüz birçoğu dağ ve tepe olan ormanların içinden geçerken 1992 yılındaki Bosna´daki birçok olayı anlatırken, rehberimizin o günkü hikâyeleri duygularını da katarak hepimizin bir kere daha sessizce ağlamasına neden olmuştur.
Şehre girdiğimizde yol boyunca yeni oldukları hemen anlaşılan mezarları göstererek´´ İşte burada 1992 yılında çağımızın en büyük insan katliamı olmuştur. Bunların çoğu çok gençti. Sırplar babayı oğula, oğlu babaya dövdürerek katletmişlerdir. Buradaki Müslümanlar gencecik çocuklarını, gelinlerini, kızlarını kendi elleriyle bu topraklara vermişlerdir. Çoğu cenazelerini bulamamışlardır. Cenazelerini bulamayanlar yakınlarının bir mezarı olsaydı diyerek hala ağlamaktadırlar.
Saray Bosna´yı ve burada yakın zamanda yaşanan insanlık ayıbını ne kadar anlatsam biliyorum ki rehberimiz Abdullah Bey gibi anlatamam. Aynı duyguları katamam. Kendisi bu olayları anlatırken bir aslanın yeleleri gibi düşmana saldıran bir tavır alırken, bazen de barıştan söz edilirken bilge lider Aliya İzzetbegoviç´in sözlerini hatırlatarak ?´Kin, bize yakışmaz bu topraklar barış istiyor´´ sözünü hatırlatarak ´´ Kin, intikam yok ama yaşadığımız tüm olumsuzlukları hem halkımız hem de dünya her zaman hatırlayıp birdaha böyle ayıplar yapılmasın´´ demiştir.
Saray Bosna´da diğer Balkan ülkeleri gibi bir Osmanlı kenti olduğu yapılan cami Medrese, köprü ve çeşmelerden anlaşılıyordu. Anadoluda görmediğimiz Osmanlının yatırımlarını buralarda çokça görmek mümkündür.
Saray Bosna, yakın zamanda yaşadığı vahşeti kolay kolay unutacak gibi görünmüyor. Yaraları insanların üzerinden silinmesi için en azında bir iki neslin değişmesi gerekir. Buradaki hikâyeleri dinlediğimizde kendisini uygar sanan Avrupa´nın yanı başında bu kadar vahşet nasıl yaşandı, nasıl yaşatıldı akıl ermiyor.
Gezimiz bitip hava alanına giderken her ayılışlarda olduğu gibi içimize bir burukluk çökmüştü. Kafiledekiler içeri girerken tek tek rehberimizle defalarca sarılarak vedalaşırken, bazıları gözyaşlarını siliyordu. Tüm gezi ekibi içeri girdiğindede, dışarıdan bize el sallarken de, ?´Sanki bizi unutmayın, biz Osmanlı torunlarıyız. Atalarınızla gurur duyun, unutmayın ki Türkiye ne kadar güçlü ve kuvvetli olursa biz buralarda o kadar güçlü oluruz´´ diyen Koca Yürekli Abdullah´ın sık sık söylediği sözler aklımdan çıkmıyordu.
Geriye çekilip bizlere el sallarken ilerde bir gün buluşmanın ihtimali ile koca yürekli Arnavut Abdullah´tan ayrıldık.
Uçağımız havalanıp Saray Bosna´nın üzerinden geçerken bu kadar güzel bir yerde bu kadar büyük vahşetlerin ve insan ayıbının nasıl yaşandığı zihnimi kemiriyordu. Olaylar yeni, ölmeyip olayları yaşayanlar hala hayattaydı. O günlerle ilgili annelerin, babaların, oğulların,kızların feryadı figanları bir türlü aklımdan çıkmıyordu. İlk olarak burada zamanın bir sel gibi çabucak akıp yaşanan tüm vahşetlerin unutulması ve bir daha insanlığın böyle bir olumsuzluğu, böyle bir ayıbı yaşamaması için dilekte bulundum.
Ne seni ne de anlattıklarını hiç unutmayacağız, Koca Yürekli ABDULLAH?
Hoşça kal Balkanlar, Saray Bosna.
Hoşça kal Koca Yürekli Abdullah.


