• Cuma 29 ° / 15 ° Güneşli
  • Cumartesi 30 ° / 16 ° Güneşli
  • Pazar 33 ° / 14 ° Güneşli



HABİLHAN PEHLİVANLI


Ne kadar zamandır basılı gazete almıyorsunuz?

Şundan eminim ki, bu yazıma birçok arkadaş kızacak, darılacak, hatta arkamdan olmadık sözler sarf edecek. Olsun, iyi niyetli sitemlere her zaman gönlüm de kapım da açık. Kötü niyet ve kötü söz de döner dolaşır sahibini bulur. İyi niyetle sitem edecekler bilsinler ki, benim gönlümde hepiniz abim, ablam ya da kardeşimsiniz. Ben samimiyim, ben dostum. Dost da acı söyler, arkadan iş çevirmez!


Biliyorum, belki çok şartlandırıcı bir ifadeyle yönelttim sorumu ama dün bu işin “mektebini” okuyan bir arkadaşımın sosyal medya üzerindeki, “Yerel Gazete alıyor musun?” sorusu üzerine bu başlıkla ilgili düşünmeye başladım. Belki ben de o arkadaşımın sorusunu yönelterek başlayabilirdim yazıma ama biraz daha gerçekçi bir bakış açısıyla olaya yaklaşmanın daha doğru olacağına kanaat getirdim.

Öyle bir durum ki, sorun yalnızca yerel medyayla alakalı da değil…

Şöyle bir bakacak olursanız, bir zamanlar tiraj yarışı yapan ya da tirajı 1 milyona yaklaşan gazetelerin hiç birisi reklamlarını tirajlarının çokluğuyla övünerek vermiyor. Daha doğrusu veremiyor!

Öyle ya, 200-300 binlik tirajlarıyla mı övünsünler?

Peki, bu durumun yerel ve yaygın basında sebepleri neler olabilir?

Ortak olan sebepler bir yana, yaygın basında çok fazla fikrî rekabetin kalmaması, insanların gazetelere olan ilgisini ve güvenini büyük oranda azalttı.

Ekonomik sebeplerle, okuyucunun ilgisini çekecek promosyonlar, eğlenceli ekler, bol sayfalı gazeteler devri bir daha açılmamak üzere kapandı. Yalnızca Pazar günleri 4’er sayfalık birkaç ek görebilirseniz öpün de alnınıza koyun. Tabi bu ekleri de “ek ücretle” alabiliyorsunuz!

***

Yaygın basınla ortak ve daha çok yerel basınla ilgili sebeplere bakacak olursak, durumun vahametini daha iyi anlayabiliriz.

“Türkiye’de Yerel Basın: Kırıkkale Örneği (1951-1983)” başlıklı Yüksek Lisans Tezimi hazırlarken, o zamanki adıyla (2013 yılı) Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğünden edindiğim verilere göre, Türkiye’de resmî ilan alma özelliğini taşıyan yerel gazete sayısı 2 bin 952 idi.

Açıkçası bu yazıyı Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan geceden sabaha hazırladığım için kurumu arayarak şu anki verileri alamadım. Ancak Kırıkkale örneğinde bir oranlamaya gidecek olursak, bugünkü sayıyı varın siz tahmin edin!

Hatırlarsanız Kırıkkale’de o günlerde resmi ilan alabilen ve günlük basılan 13 gazete vardı. Oysa bugün sayı 4… Birçok ilde Kırıkkale’deki gibi birleşmelerin ve kapatmaların olduğunu da biliyoruz.

***

İyi de bu küçülmenin sebebi ya da sebepleri nedir?

Öncelikle ekonomik sebepler birinci sırada geliyor…

Artan SGK, stopaj ve Basın İlan Kurumu payı gibi giderler, zorunlu (SGK’lı) personel sayısının 4’ten 6’ya çıkması ve elbette kâğıt, mürekkep, elektrik, (Dolara bağlı olarak) teknolojik ürünlerin fiyatlarındaki artışlar, bireysel personel giderleri, bugün basılı olarak yerel gazete çıkarmayı neredeyse imkânsız hale getirdi. Bırakın bu işten para kazanmayı, orta ölçekli bir işletme sahibi olarak, sırf bu işi sevdiğiniz için gazete çıkartmaya kalksanız bile asıl işinizle ilgili zarara uğramanıza sebep olması kaçınılmaz bir durum olurdu… Hele bir de Kırıkkale gibi bir şehirde, yalnızca resmî ilanla ayakta kalmaya çalışıyorsanız, vay halinize!..

İkinci sebep, bu ekonomik sıkıntıların üstüne bir de yerel yöneticilerle ters düşmeme kaygısı…

Biraz önce de ifade ettiğim gibi, Kırıkkale gibi bir şehirde, yalnızca resmî ilanla ayakta kalmaya çalışıyorsanız, yerel yöneticilerle ters düşmeyi göze alamazsınız! Bu sebebe başka bir açıdan baktığımızda da, eleştiremeyen, yanlış olana yanlış diyemeyen, en net tabiriyle “gazetecilik yapamayan” gazeteler grubuyla baş başa kalmanız muhtemeldir!

Üçüncü bir sebep, gazete baskılarının, tasarımlarının ve elbette dil ve haber kalitesi bakımından içeriklerinin bekleneni verememesidir…

Gazetelerin tasarımları ve baskı kaliteleri konusunda Kırıkkale olarak oldukça şanslı olduğumuz herkesin malumudur. Zira Kırıkkale’de birbirinden yetenekli Grafik Tasarımcı arkadaşlar, Kırıkkale’deki gazetelerin tasarım kalitelerini en ünlü yaygın gazetelerle yarışır seviyede tutmakta ve her geçen gün kendilerini daha da geliştirerek işlerini layıkıyla yapmaktadırlar. Henüz “aydınger” ve “kalıp” tekniğiyle gazete basımı yapılan Kırıkkale’de uygun kalitede kâğıt ve mürekkep tedarik edildiğinde, basımda görevli arkadaşların da ne kadar kaliteli işler çıkarttıklarını da yine hepimiz çok iyi biliyoruz.

Ancak haberlerin dil ve içerik kalitesine gelince aynı şeyleri söylemek, ne yazık ki mümkün değil!

Bu sorunu iki ayrı başlıkta ele almakta yarar var…

Haberlerin içeriği konusunda muhabir arkadaşlara kimsenin bir tek söz etmeye hakkı yoktur! Çünkü haberlerin içeriğine, başlığına, konusuna karışmayı hüner sayan kimi patronlar, bugünkü “kalitesiz haberlerin” baş müsebbipleridir!

Ekonomik ve siyasi kaygılar; tanıdık, eş dost, ahbap çavuş ilişkileri, menfaat çatışmaları da bugünkü durumun sebeplerindendir.

Bakın size şifahen yaptığım bir istatistikten bahsedeyim:

İlk gazetelerimizden olan Takvim-i Vekayi ya da Ceride-i Havadis tarzı “resmi gazetecilik” türündeki haberlerin internet sitesinde paylaşımı sonrasında en az 12 saat sonraki tekil tıklanma sayısı en fazla 200-300 iken, sansasyonel bir olayla (ağır bir trafik kazası, yaralama, öldürme, intihar, kavga vs.) ilgili bir haberi girdiğiniz anda en fazla bir saat içerisinde bin tekil tıklanma sayısına rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz.

Oysa kimi patronların, bu tarz haberlerin (yüzde yüz gerçek olmasına rağmen) çok fazla abartılmaması, küçük ya da iç sayfalardan verilmesi ve hatta mümkünse internet sayfasından paylaşılmaması taraftarı olduklarını bilmeyen yoktur!

Aslında bu noktada patronlara da hak vermemek elde değil! Özellikle “intihar” haberlerinde, aradan geçen çok uzun yıllara rağmen, konunu muhatapları ya da intihar eden kişinin yakınları tarafından “haberin siteden kaldırılması” talebi, çok kez bizzat şahit olduğum bir konudur!

Elbette acı bir durum, ama hem ilgi çekici, orijinal haber talebiniz var hem de kendinizle alakalı olunca hemen kaldırtmak istiyorsunuz! İlginç!..

Haaa… Bir de bazı arkadaşların, toplumda doğmasına sebep oldukları bir imaj var ki, en acı olanıysa bu sanırım:

“Veririm 50 TL, istediğimi yazdırırım!”

!!!

Haberlerle ilgili bir diğer sorun da dil konusu…

Dil konusu, bu sektörle tanıştığım 1991 yılından beri çalışıp didindiğim, ama ne yazık ki bir türlü derdimi anlatamadığım önemli bir konu… Dil konusundaki çabalarıma karşılık kimi gazete sahiplerinden tutun da, haberin her şeyinden sorumlu yazı işleri müdürlerine varıncaya kadar ve elbette haberi yazan muhabir arkadaşlara kadar birçoğundan aldığım tepki aynı:

“Amaaannn, sanki okuyan bu kadar Türkçe mi biliyor?.. Boş versene hocam, kaç kişi senin gibi bu işin üstüne düşüyor?.. O kadar hata kadı kızında da olur!!! (Bu tepkiyi aldığım iki paragraflık haberde en az 5 kelime, 3 de anlatım hatası vardı!)” gibi tepkilerin yanında Türkçe Günüyle ilgili yazımda anlattığım, “Oxford mezunu muyuz?” tarzında, saçmalamanın zirve noktasını çoktan aşmış tepkiler de almadım değil…

Elbette haber dili, gazete haberciliği ve hepsinden de önemlisi doğru Türkçe kullanımı konularında birçok kez Kırıkkale’ye seminer davet etme, yerel imkânlarla seminer organize etme ve hatta şahsi olarak bu işe vakit ayırıp tek başıma eğitim verme önerilerime karşılık aldığım tepkiler de ayrı bir yazı konusudur aslında:

“Kimse katılmaz ki! Zaten akşama kadar gazeteyi zor yetiştiriyoruz! (Daha gerçekçisi “zor dolduruyoruz” olmalı!), Herkesin işi gücü var! Şimdi tek derdimiz bu mu? Yazdıklarımızı millet anlıyor, sen kafana takma!” gibi “eğitim almadım, almam, alanı da…” tarzında cevaplar… Oysa şu anda Türkiye’nin Cidde Basın Ataşesi olan hemşehrimiz Bahattin (Akyön) Abinin, Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünde Basın Yayın Daire Başkanı olduğu dönemde kaç kez bu konuyu masaya yatırdık ve heveslendik. Ama nafile! Çünkü konunun asıl muhatapları heveslenemediler bir türlü!

Ve sonuç olarak kendini geliştirmemek için direnen kimi muhabirler, muhabirine bu imkânı sağlamaktan imtina eden kimi patronlar bugünkü haberciliğimizin, haber dilimizin ve Türkçe kalitemizin(!) başkahramanlarıdır!

Peki, bunun çözümü ne?

Gayet basit: Doğrudan eğitim ya da bir diğer çözüm yolu olan dolaylı olarak, iş başında eğitim…

Nedir peki iş başında dolaylı eğitim?

Osmanlıda gazeteciliğin başladığı yıllardan itibaren bu işi yapan insanların büyük çoğunluğu profesyonel gazeteciler değildi. Çünkü o yıllarda henüz İletişim Fakülteleri yoktu. Öğretmenler, akademisyenler, tarihçiler, edebiyatçılar, mütercimler, doktorlar, avukatlar ve hatta devletin en üst kademelerinde görev yapan devlet memurları muharrir, muhabir ve gazete sahibi olarak bu işleri yapıyorlardı.

Ancak az önce de ifade ettiğim gibi bu insanlar doğrudan bir gelir kapısı olarak görmüyorlardı gazeteciliği.

Çünkü gazetecilik her şeyden önce sevgi ister, emek ister, özveri ister! Gazetecilik memuriyet gibi sekiz-beş mesaisi olan bir iş değildir! Gazeteciliği yalnızca gelir kapısı olarak görürseniz, kesinlikle bu meslekte başarılı olamazsınız! Ve gazeteci toplumun en aydın kesimi olmak zorundadır! Oturmasıyla kalkmasıyla, giyimi kuşamıyla, konuşma tarzıyla, yazarken kullandığı Türkçenin kalitesiyle toplumun her kesimine örnek olmak zorundadır!

Ancak ne yazık ki Türkiye’nin karanlık yılları olan 70’ler, her alanda olduğu gibi bu alanda da Türkiye’yi karanlığa sürükledi ve “bilinmeyen”(!) eller tarafından devlet memuru olan hiç kimse bu işi resmi olarak yapamaz oldu!

Bugün öğretmenlerin, akademisyenlerin, tarihçilerin, edebiyatçıların, mütercimlerin, doktorların, hukukçuların ve hatta devletin en üst kademelerinde görev yapan devlet memurlarının gazetecilik yapmasını istemeyenler ya kendi seviyelerinin ortaya çıkmasından korkanlardır ya da Türkiye’de gazeteciliğin yükselmesini istemeyenlerdir!

Her şeye rağmen Türkiye’de gazetecilerin “alaylı” olanları ya yukarıda saydığım meslek gruplarından olmalı ya da kendilerini çok iyi yetiştirmelidir!

***

Basılı Gazetelerin tercih edilmemesiyle doğrudan ilgili olan haber içeriği ve dili konusu, elbette basılı olmayan, yani internet medyasının da kanayan yarasıdır.

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, medya sektörü artık basılı olana değil, internet üzerinden yazılı, sesli veya görüntülü olana doğru evirilmektedir.

Bu doğal ve kaçınılmaz süreci doğru ve etkili takip edenler sektöre devam edebilecek olanlardır. Yaygın medyanın basılı olanlarını dahi bitme noktasına getiren bu süreç, daha az masraflı ama daha çok özveri, bilgi, beceri, kültür ve eğitim gerektiren bir gerçekliktir.

Bugün her ne kadar bazı arkadaşlar eleştirse de, elinde orta kalitede akıllı telefonu olan herkes iyi kötü gazetecilik yapar! Hatta internet haber siteniz olmasa da medya okuryazarlığınıza güveniyor, bilgi kirliliğini ayıklayabiliyorsanız, başta Twitter olmak üzere sosyal medyanın bütün mecraları birer haber sitesidir.

İşte burada da yine benzeri sorunlar ortaya çıkıyor:

“Kaliteli haber metinleri, doğru ve güzel Türkçe, etkileyici fotoğraflar; eğer video yayını yapıyorsanız, kısa, etkili görüntüler ve yine doğru, etkileyici, güzel bir Türkçe” şart!

Zaten tüm bu saydıklarım “kalite” kelimesinin karşılığını ortaya koyar ve takipçi kitlenizde belirleyici rol oynar.

***

Velhasıl,  “Ne kadar zamandır basılı gazete almıyorsunuz?” sorusunu neden yönelttiğimi mutlaka anlamışsınızdır. Çünkü insanlar -özellikle yerelde- saydığım sebeplerle artık basılı gazete almak istemiyorlar.

Ve şundan emin olun, çok yakın zamanda yerelde ve yaygında internet haber siteleri de ayıklanıp belli bir sayıya düşecektir. Bu durum kendiliğinden gelişmezse de gerekli düzenlemelerle resmî olarak internet haberciliği bir çerçeveye oturtulacaktır.

Zaman çok hızlı ilerliyor ve her gün yeni sürprizlerle karşılaşıyoruz. Gözle göremeyeceğimiz küçüklükteki bir virüs yüzünden tüm dünya aylardır evlerinde hapis! Ekonomi, sosyal hayat, eğitim durdu! Ama bu arada da teknolojik anlamda birçok yenilik ortaya çıktı ya da gelişti! Düne kadar “tuşlu telefon neyime yetmiyor” diyen 60 yaş üstü büyüklerimizin hepsi de birer “akıllı telefon” müptelası ve uzmanı kesildiler. Hepsi de WhatsApp’tan görüntülü arama yapabiliyor. Dertlerini, sıkıntılarını, heyecanlarını, mutluluklarını Facebook’tan, Instagram’dan, hatta Twitter’dan paylaşabiliyor. “Zoom” aracılığıyla işlerimizi evlere getirdik, çocuklarımıza eğitim verdik yine Zoom aracılığıyla EBA üzerinden…

Teknolojiye direnmenin ya da ondan kaçmanın bir âlemi yok!

Erken kalkan yol alır. Eğitim ve teknolojiyi doğru takip etmek gerek.

Tabi ki her şeyden önce Türkçemize sahip çıkarak!..

***

Şundan eminim ki, bu yazıma birçok arkadaş kızacak, darılacak, hatta arkamdan olmadık sözler sarf edecek. Olsun, iyi niyetli sitemlere her zaman gönlüm de kapım da açık. Kötü niyet ve kötü söz de döner dolaşır sahibini bulur.

İyi niyetle sitem edecekler bilsinler ki, benim gönlümde hepiniz abim, ablam ya da kardeşimsiniz. Ben samimiyim, ben dostum.

Dost da acı söyler, arkadan iş çevirmez!

(hp/310520)